Video için tıklayınız.

Kültür ve Uygarlık Sürecinde Kent



KENTLERİN DOĞUŞU; KÜLTÜR VE UYGARLIK

Tahir Erdoğan Şahin

 

Bugünden bakıldığında, tarihin en eski zamanları, günümüz insanlığının tümünü temsil eden evrensel dönemiyle örtüştüğü görülecektir. Geçmişin bu bütünsel görüntüsü, yaklaşık 12 bin yıl önce yerini bölgesel bir geçmişe bırakacaktır. Hakkında, bilgilerimizin önemli ölçüde belgelerle desteklendiği bu ikinci dönemde meydana gelen olayları, çeşitli bölgelerde ortaya çıkan yerleşmeler ve buluntular sayesinde daha iyi anlama imkânı bulunmaktadır. Bu topluluklarda ne tür bir hiyerarşi olduğu konusunda fazla bir şey söylemese de, bu dönemin toplumsal kimlik kazanımı ve bu kazanımların sonraki kuşaklara aktarımı konusundaki özel öneminin ayırtına varmak gerekir.

Bilicilik, zamanımızdan 12.000 yıl önce başlayan Toplumsal-Kültürel Farklılaşmalar Dönemi’nde de total niteliklerini korumuştur. Önceki zamanlardan farklı olarak; bozkır, çöl, ırmak, göl, deniz, orman, dağ alanlarında, bu alanların ekolojik yapısıyla ilişkili toplumun ihtiyaçları farklılaşmıştır. Bu farklılaşmalar oranında bilicilerin bilgi ve eylem adamı niteliklerinde değişimler görülecektir.

Toplumsal-kültürel farklılaşmalar, toplulukların ayrı ve değişik coğrafyalara uyum sürecinde ortaya koydukları yeni yaşama biçimlerinin bir tanımlamasıdır. Bu anlamda, edinilen yeni yaşama biçiminde; çöl, deniz, ırmak ya da bozkır; kendi somut verilerini bilmesi gereken önderlere, yani bilgici tiplere  ihtiyaç duyacaktır. Doğal Yaşama Dönemi’nin bilicileri, yeni ve farklı yaşama biçimlerine geçiş sürecinde, farklı uzmanlaşmalarla karşılaşmakla; nesnel uğraşılar hakkında da bilgili olmak durumuyla yüzyüze kalmışlardır. Görülüyor ki, Son Buzul Çağı öncesindeki dönemlerde câri olan din-büyü eksenli düşünceler, Toplumsal Kültürel Farklılaşmalar Dönemi içinde de devam etmekle birlikte, somut dünyanın yeni uğraşları, nesnel olaylar hakkında çözümleyici nitelikte yeni bilgileri gerektirmiş, bu ise biliciden bilgiciye giden yolu açmıştır. Uygarlığın şafağındaki düşünce dünyalarının bilgicileri, geleneksel vasıflarını Uygarlık Dönemi’nde artırarak, ancak kurumsallaşma içindeki kişiler bu birikimi devam ettireceklerdir.

Özetle; Son Buzul Çağı sonrasında meydana gelen doğal ve beşeri değişimler, geniş bir çerçeve bakıldığında, Doğal Yaşama Dönemi’nden sonraki ikinci ana dönemin ilk evresini teşkil eder. Bu süreç, aynı zamanda, farklılaşan toplumsal– kültürel kimliklerin belirginleşmesi anlamını da taşımaktadır.

Son Buzul Çağı sonrasında yaşayan insanlar, kendilerinden önceki toplumlardan daha geniş, kapsamlı ve karmaşık yapılar sergilemişlerdir. Yeryüzünün çeşitli alanlarında, o alanların doğal şartlarına uyarladıkları yaşama biçimleri ve eriştikleri kültürel, sosyal ve ekonomik düzeyleriyle kendilerinden sonraki toplumların biçimlenmeleri üzerinde etkileyici olmuşlardır. Bu toplumların orman işlerinde göl ve deniz kenarlarında, ırmak boylarında, çöl ya da bozkır bölgelerde; göçebe, yarı göçebe, durağan, yerleşik, yarı yerleşik tarzda yaşamış olmaları, sonraki zamanlarda kendi iç yapılanmalarında giderek gelişen, çeşitlenen, farklılaşan; başka toplumlarla ilişki kurduklarında çeşitlenmeleri artan çok sayıda farklı toplum tiplerini belirlemiştir.

 

1. Kapalı; görece durağan (devinimsiz/tecritî) toplumlar: Bu toplumlar, diğer toplumlarla ilişkisi az ya da hiç olmayan, bu anlamda tecritî ve görece devinimsizdirler. Ancak kendi iç dinamikleri içerisinde sürekliliğe sahiptirler. Bu yaşama biçimi, esasında ilk insan topluluklarıyla birlikte varolan bir geçmişe sahiptir. Günümüzde yerli diye adlandırılan kapalı toplulukların genel çizgilerine bakıldığında, diğer toplumlara göre nicel olarak değişmeden geldikleri görülmektedir.

2. Yarı kapalı orman toplumları

 Bir yönüyle tecritî/devinimsiz toplumlarla örtüşmekle beraber, bir kısmı zaman içinde diğer kültürlerle ilişkiye girmiş, kendi yaşama biçiminin özgünleşmesi sonucu ürettiği değerlerle, genel tarihi gelişmelere katkıda bulunmuşlardır.

Son Buzul Çağı’nın bitimi sonrasında, Eski Çağ uygarlık alanlarına uzak, daha doğrusu bu alanlardan gelen değişim rüzgârlarını birkaç bin yıl sonraları hisseden bazı alanlar olmuştur. Buna örnek teşkil eden saha; Ege, Akdeniz ve Balkanların uzağında kalan Orta ve Kuzey Avrupa ile Güney Sibirya boyunca devam eden alanlardır.

3. Göçebe çöl toplumları

Bu toplulukların bir kısmı çeşitli nedenlerle çölümsü alanlara gidip buralara uyum sağlamışlar, bir kısmı buzullaşma sonunda çölleşen bölgelerinde kalarak aynı yerde değişen şartlara uymuşlardır. Temel özelliklerinin başında göçebelik gelir. Önemli kısmı Kuzey Afrika, Ön Asya ve İç Asya’da yer alan çöllerde bulunan bu toplulukların bir kısmının deveyle olan bağlantıları, onları diğer kültürlerle ilişki kurmalarında kolaylık sağlamıştır.

Hemen her kıtada yer alan çöl ya da çölümsü alanlar jeolojik olarak kısa sayılabilecek bir dönem öncesi oluştuğu, hatta bunların bir kısmında Pleistosen sonlarında ve Holosen başlarında insan ve hayvanların yaşadığı bilinmektedir. Örneğin Büyük Sahra’nın orta kesimindeki yüksek bölgelerde bir zamanlar meşe ve sedir ağaçları yetişirken, Kalahari ve İran Çölü’nde, İç Asya’da göl sistemleri bulunuyordu.

4. Deniz ya da göl kıyısı toplumları

Bunlar deniz ya da göl kenarında yaşayan, temel ihtiyaçlarını karşılamada su ürünlerinin öncelik taşıdığı toplumlardır. Su ürünleri dışında, su üzeri taşımacılığı ve tekniğinde özelleşecek olan deniz toplumları, Uygarlık Dönemi’nde deniz taşımacılığı ve ticaret açısından önem kazanacaklardır.

5. Göçebe bozkır toplumları

Bunlar genelde hayvancılık ve göçebelik yapmakla birlikte yaylak-kışlak hayatı olan yarı-göçebelerdir. Bozkırın kapsadığı farklı coğrafî/iklimsel şartlar içerisinde birbirinden farklı yaşama biçimleri sergileyen, göç olgusunun süreklileştiği hareketli toplumlardır.

6. Su - Irmak Kıyısı Yerleşik Toplumlar

İlk çiftçi-köylü toplumlardır. Kurdukları köylerin bir kısmı zaman içerisinde kentleşme sürecine girerek kentlerde somutlaşan uygarlığın temellerini atacaklardır.

Çiftçi-çoban kültürler, Ön Asya’dan çeşitli alanlarında yoğunlaşırken yeryüzünün diğer alanlarında da çeşitli topluluklar kendi toplumsal-kültürel kimlikleri ekseninde hayatlarını sürdürmüşlerdir. Kendi iç dinamikleri içerisinde varolan bu toplulukların, diğer topluluklarla olan ilişkileri oranında etkin bir konuma geldiklerini tespit etmenin yanı sıra bazılarının bu etki sürecinde eriyip yok olduklarını da belirtmek gerekir.

Tarihsel bir varlık alanı olarak farklı toplumsal-kültürel kimliklere sahip olan toplulukların her birinin ortaya koyduğu soyut ya da somut veriler, bir biçimde, genelde dünya tarihine, özelde uygarlık tarihine çeşitli ölçülerde katkıda bulunacaktır.

Son buzulların ortadan kalkmasıyla başlayan Toplumsal-Kültürel Farklılaşmalar Dönemi’nin sonuçları içinde yer alan bu yerleşimler, çeşitli unsurlarıyla uygarlığa özgü unsurlara sahip olsa da, doğrudan Uygarlık Dönemi’nin alt yapısını değil, Erken Uygarlık aşamasının başlangıcını oluşturmaktadır.

 

I. KÜLTÜRLER ARASI İLİŞKİLERİN YOĞUNLAŞMASI

    (MÖ. 7.500 - 4.000 / 5 000)

İnsanın tarihsel geçmişi, onun nicel ve nitel birikimlerinin ifadesidir. Başlangıçta küçük topluluklar hâlinde yaşayan az sayıdaki insanların zaman içerisinde nüfusları artmış, coğrafî ve beşeri nedenlerle çeşitli yerlere dağılmışlardır. Kendilerine özgü yaşama biçimleriyle belirginleşen bu kültürlerden bazıları, bir taraftan özelleşirken bir taraftan da diğer kültürlerle olan ilişkileri içerisinde yeni boyutlar kazanmışlardır.

Belirginleşmiş ve özelleşmiş kültürlerin ilişkisi, elbette yeni bir kültürel farklılaşma sürecidir. Ancak, kendi içinde özelleşen, dolayısıyla çeşitli değerler üreten toplumlar arası ilişkiler yoğun ilişkilerdir ve yeni kültürel farklılaşma sürecinde derinleşen bir boyut kazanacaktır.

Farklı iki kültür arasındaki tanışma, mutlaka karşılıklı bir ilişkiyi ve alış-verişini doğurur. Farklı ve özelleşmiş kültürlerin ürettiği maddî ve manevî değerlerin biriktirildiği ve geliştirildiği toplum ise yerleşik toplumlar, özellikle de kentlerdir. Kent; bozkırın at ve tekerleğini, çölün devesini, ürettiği malın taşınmasından, savunma için askerî alana kadar her yerde kullanır. Deniz toplumunun ortaya koyduğu gemi, kentlinin ürettiği malları uzak alanlara taşımak için hizmet görür. İş bölümünü ve uzmanlaşmanın olduğu kent, tekniğini öğrendiği gemiyi ya da yöneticisine layık sarayı yapmak için, gerektiğinde orman toplumunun kerestesini de alacaktır. Görülüyor ki kent; farklı kültürlerin kendilerine özgü bilgi, beceri ve icatlarını kendinde toplamaya en elverişli alanlardır. Örneğin deniz toplumları tarafından yetkin bir kültür unsuru olan gemi, bozkırlının ya da çöl insanının işine yaramaz ama kentleri için olağanüstü önem taşır.

Farklı kültürler yalnızca nesnel değil, çeşitli soyut düşünceler geliştirmişlerdir. Bu düşüncelerin alınıp, kurumsal yapılar içinde değerlendirmesi yine kentlerin imkânı içindedir. Kısacası, kent, derinleşmiş ve yetkinleşmiş farklı kültürlerin ortaya koydukları maddî ve manevî değerleri kendinde toplamaya, yeniden düzenleyip kullanmaya ve onu üretmeye uygun mekânlardır. Bu nedenle, ilk somut uygarlıkların yerleşik kültürün bir sonucu olarak ortaya çıkan kentlerle başlaması doğaldır.

Kentin merkezi teşkil ettiği bir düzlemde uygarlık olgusunun ortaya çıkışı, aynı zamanda uygarlığın oluşumunda farklı kültürler arası ilişkinin önemini de göstermektedir. Bunun bir başka anlamı, uygarlığın tüm insanlığın ve onun ortaya koyduğu farklı kültürlerin ürünü olduğudur. Bu nedenle, kültürel farklılaşmadan ayrı olarak, kültürel ilişkilerin yoğunlaşması sürecinde kültürel derinleşme ve kültürel bütünleşmenin bir bütün olarak ele alınması uygun gözükmektedir.

 

II. ERKEN UYGARLIK; YETKİNLEŞEN KÜLTÜREL KİMLİKLERİN İLİŞKİLERİ VE BÜTÜNLEŞMESİ SÜRECİNDE İLK KENTLERİN KURULMASI

 

Güneybatı Asya merkezli ve yaklaşık MÖ. 12/10.000-7/6.000 yıl süren süreçte meydana gelen gelişmeler, kentsel uygarlık aşamasına giden süreçte (MÖ. 4. bin) uygarlığa doğrudan alt yapı teşkil etmekten çok, MÖ. 7. bin çevresinde dünya üzerinde daha kapsamlı çelişme ve farklılaşmaların meydana geldiği bir dönemle eklemleştirilebilir.

Yapılan araştırmalar, yaklaşık MÖ. 6.500’lü yıllar itibariyle, özelleşen kültürlerde çeşitli değişmelerin olduğunu; Güneybatı Asya dışındaki alanlarda da çiftçi-çoban kültürlerin yayıldığını; özelleşen toplumsal-kültürel kimlikler arasında ilişkiler ağının yoğunlaştığını; bu ilişkiyi yoğunluğu içinde, özelleşen kimliklerin, farklı kültürlerle ilişkisi oranında kendi içinde derinleşmeler kazandığını gösteren ip uçları vermektedir.

Arkeologların Çanaklı-Çömlekli Neolitik adını verdikleri bu dönemde, coğrafî ve iklimsel şartların etkin olduğu alanlarda toplumsal hareketlerin arttığı, yeni tekniklerin ortaya çıktığı, bazı evrensel değerlerin dünyanın önemli bir kısmında yaygınlık kazandığı, anlaşılmaktadır. Aynı oranda özelleşen kimlikler arasındaki ilişkilerde de her bir kültürün kendi içinde derinlik kazandığı bir devreyi içerir. Ancak, bu süreçler arkeolojinin katı ve dar kavramları içerisinde kronolojik bloklar içinde sıkıştırılıp incelenilemeyecek kadar esnek ve karmaşık görünmektedir. Japonya’da çömlekçiliğin MÖ. 10.000’e kadar gitmişliğinin tespiti, Çanak- Çömleksiz Neolitik denilen genel klasik arkeolojik söylemi ters yüz edebilmektedir. Eski Dünya Karalarının tarım dünyasından kopuk Amerika’da ise çömlekçilik MÖ. 5000’lerde başlamıştır. Bütün unlar, Son Buzul Çağı bitiminin evrensel etkisi içerinde genel geçer yorumlar yapılması oranında, bölgelerin özel konumlarının da gözden kaçırılmaması gerektiğini ortaya koymaktadır.

Elimizdeki veriler Holosen Çağı başından itibaren buzulların hâlâ erime sürecini sürdürürken, Ekvator’dan kutuplara doğru ısı düzeyinin arttığını, bu süreçte lokal iklimsel olayların yaşandığı bazı alanlarda çölleşme ve kuraklaşmaların, genel doğrusal çerçeve içinde ve fakat zaman zaman dönüşümsel olarak vuku bulduğunu göstermektedir.

Yeryüzünün genel ısınma süreci içinde, bölgesel iklim dönüşümlerin yaşandığı Ön Asya coğrafyasında, MÖ. 6.000’lerden az önceki bir sürede, buradaki beşerî olayları etkileyecek bir kuraklığın olduğu, jeolojik / botanik verilerle olduğu kadar arkeolojik verilerden anlaşılmaktadır. “Avrasya” ya bağlı alanlardaki iklim, coğrafya, bitki örtüsü yapısı, çölleşmeye doğru giden alanlardan daha müsait konumlar kazamış, bu alanlarda da köylü çiftçi karakterli toplumsallaşma hareketlerinin hızı artmıştır. Ancak, gerek iklimsel değişimin (ısınma) İç Asya’da, Kuzey Amerika’nın belli kesimlerinde ve Afrika ortalarında kuraklaşmalara neden olduğunu ve çöllerin oluştuğu sahaların ortaya çıktığını gözden ırak tutmamak gerekir.

Kuraklaşma ve çölleşme ya da daha soğuk bölgelerde meydana gelen ılımanlaşmanın o bölge üzerinde yaşamaya devam eden insanlar üzerinde etkisi, bölgeler arası göçlere ve daha genel olayların ortaya çıkmasına neden olmuştur. Toplumlar farklı çevrelerde hayatta kalabilmek için geçmişe oranla birbirinden çok daha fazla farklılaşırken, bu süreç giderek derinleşip özgün kimliklerin oluşumunu pekiştirecektir.  Eski Dünya Karalarının tarihi bir bütün olarak ele alındığında, tarihi olayların Avrasya-Ön Asya arasındaki kitlesel git-gel süreçleriyle yakından ilişkili olduğu, bu kitlesel akışların doğu-batı ekseninde de meydana geldiği görülecektir.

İşte, kuzey-güney ya da doğu-batı yönlerinde meydana gelen bu kitlesel akışlar; kendi bölgesinde farklılaşıp özelleşen kültürler arasında ilişkilere, bunun sonrasında her kültürün kendi içerisinde derinleşmesine neden olacaktır.

Kültürel derinleşme; başka kültürlerle tanışan toplumların; sanat, din, dil, ekonomi, teknik gibi temel dinamiklerinin kurumsallaşmaya doğru gitmiş olmasıyla örtüştürülebilir. Derinleşme, insanın kendi çevresini örgütleyip kontrol etmesi için bilinçli davranışlar gerektiren yepyeni ölçüler elde etmesidir.

Farklı kültürlerle ilişki sonucu, kendi içinde kültürel derinlik kazanan ve başka kültürlere kendisinden bir şeyler katabilen bir kültür, aynı zamanda uygar bir kültürdür. Bir zamanların salt deniz, çöl, bozkır ya da yerleşik toplumu (kültürü) aynı zamanda (her biri farklı bir tarihte ya da bazıları eş zamanlı) bir  Çöl Uygarlığı, Deniz Uygarlığı, Bozkır veya Kent Uygarlığıdır.

Artık, özünde uygarlık olan her bir toplumun, tarihi süreç içerisinde nicel olarak kent uygarlıklarının gerisinde gözüküyor olması, görecelidir. Nitelik açısından birinin diğerine üstünlüğü yok, farklılığı vardır. Ne var ki, nicel olan daha somut ve başattır. Tarihçiler ise çoğunlukla, belki zorunlu olarak nicel olan yeni somut ve baskın olanı ön plâna alarak hareket ederler.

III. UYGARLIĞIN UNSURLARI VE DİNAMİKLERİ

Tarihsel bir süreç sonucu var olan uygarlık, kültürden nitelikçe farklı olmayan, tarihsel-kültürel gelişim ve değişim süreci içerisindeki bir toplumun ya da toplumların ürettiği maddî ve manevî değerlerin belirli bir düzeye gelmesidir. Bu düzeyin kriterleri, yani bir kültürün “uygar” niteliği kazanması belirleyen unsurlar bulunmaktadır.

1- Kentlileşme.

2-Siyasal örgütlenme. Soyut ve somut toplumsal yapıların kurumlaşması ve bütünleşmesi; devlet ve devlet aygıtlarının ortaya çıkışı

3- Uzak alanlar arası ticaret, farklı kültürler arası ilişkilerde yoğunlaşma.

4- İş bölümü sahalarının artması; meslek ve uzmanlık alanlarının oluşması, sermaye birikimi.

5- İnanç, bilgi, bilim ve sanat etkinliklerinin kurumsallaşması. Yazının kullanımı, karmaşık ilişkilerin gelişmesi.

Yukarıda belirtilen unsurların bir kısmı olgu olarak Doğal Yaşama Dönemi ve Toplumsal-Kültürel Farklılaşmalar Dönemi içerisinde ortaya çıktıkları görülmektedir. Ancak, uygarlığın anlaşılmasında referans olan bu unsurların ve bunların içerdiği çeşitli dinamikleri, yetkinleşmiş kültürler arası ilişkilerin ve kentlerin belirlediği ortam içinde gözle görülür niteliksel ve niceliksel özellikler kazandıkları görülecektir.

Yapılacak bir uygarlık tanımında tarihsel süreç içinde ortaya çıkan bu unsurların vurgulanması gerekir. Buna göre uygarlık; insanlık tarihinin belli bir aşamasından sonra eriştiği kültürel, siyasal, ekonomik, sanatsal ve bilimsel seviyenin göstergesidir. Bir toplumun uygarlığı, o toplumda siyasal yapının oluşumu (devletin kurulması) , uzak alanlar arası kültürel ve ticari ilişki, kendi içindeki toplumsal iş bölümü, sermaye birikimi, bilgi- bilim- din –sanat etkinliklerinin kurumsallaşması ile nüfusun yatay ve dikey olarak dağılışına göre açıklanır.

Uygarlığın unsurları ve iç dinamikleri, toplumsal bütün içerisinde olmaları nedeniyle hem birbirlerini içermekte hem de birbirlerini zorunlu kılmaktadırlar. Bu nedenle, aşağıda ele alınan konular, yukarıda sıralanan unsurların başlıkları altında değil, uygarlığın verileri içerisinde iç içe bir konumda ele alınacaktır.

IV. KENTLERİN KURULUM/OLUŞUM BİÇİMLERİ

1. Köylerin birleşmesi,

2. Bir köyün kendi imkân ve ihtiyaçları içinde büyümesi,

3. Büyüyen bir köyün nüfus alımı

4. Belli bir coğrafyada değişen şartlar karşısında topluca göç eden toplulukların uygun bir alanda hızlı bir kent inşası (Mısır, Mezopotamya)

5. Her hangi bir devletin planlı bir kent inşası (Bağdat)

 

1. Toplumsal yapıların oluşumu ve siyasal örgütlenme

Devlet; Yönetim ve iktidar: Devlet, toplumların siyasal gelişim süreci içinde ve ancak bazı  zorunlu oluşumlara bağlı olarak ortaya çıkmıştır. Uygarlık Döneminin özgün kurumlarından biridir. Köken itibariyle aile, akrabalık ve kan bağlarıyla ilintilendirilen yönetimler, Toplumsal-Kültürel Farklılaşmalar Döneminde, her kültürün kendi şartları içinde devinim gösteren hukuk – din bütünü içinde değişik idarî düzenlemeler olarak yetkinleşmişlerdir. Devletleşmeye doğru gidilen çizgide, göçebeliğin ağırlıklı olarak devam ettiği bozkır topluluklarında ya da kültürel çeşitliliği fazla olan bölgelerin bütünleşme aşamasındaki devletler, çeşitli alan veya kabilelerin birliği şeklinde ortaya çıkarken; Mezopotamya gibi, bölge içinde ağırlıklı olarak tarım yapıldığı yerleşik yerlerde, büyüyen yerleşimler, kent devleti şeklinde vücut bulmuşlardır.

Kabile yönetim yapılarından, ister kabile – boy toplulukları arasındaki birlik şeklinde tezahür olarak, ister yerleşik köy alanlarının kentleşmesi şeklinde olsun, her durumda çeşitli topluluk ve kurumların bir bütün hâline gelmesini sağlayan devletleşme, yönetimden iktidara geçiş için de bir dönüm noktası teşkil etmiştir. Özellikle kentlerde kurulan devlet düzenlerinde, eşitlikçi idarî düzenler zamanla hiyerarşik / sınıflı yapılanma içinde kendi otoriter aygıtlarını yaratan egemenliklere dönüşmüştür. Şu hâlde, uygarlık-devlet arasındaki organik ilişki ele alınırken, daha önceki topluluklarda da cari olan yönetim ile Uygarlık Döneminden itibaren varolan devlet hiyerarşisi ilişkisi içerisinde varolan  egemenlik  kavramlarını, ifade ettikleri farklı anlamlar içinde ele almak daha uygundur.

Hukuk: Devletin varoluşuna paralel önemli bir olgu yasal düzenlerdir. Yasa, içerik itibariyle toplumsal düzenin sağlanmasıyla birlikte anıldığı için, toplumların siyasallaşma süreçlerinden ayrı tutulmamaktadır. Doğal yaşama Dönemine doğal hukuk, Toplumsal-Kültürel Farklılaşmalar Dönemi’nde de o kültürün niteliğine uygun, yine doğal bir çerçeve içerisinde müteala edilebilir. Kabile düzenini koruyan ya da boy birlikleriyle oluşan devletlerde âdetler, gelenekler ve töreler şifahen kapsayıcı bir alana sahip iken, yerleşik toplumlarda hiyararşik yapılanmalara bağlı olarak (yerleşik kurumların niteliğine özgü biçimde) yazılı hâle gelmişlerdir. Tarihi belgelerin varit olduğu zamanlar üzerinde yorum yapmak gerekirse, Mezapotamya’da kent devleti ve kurumlarına dayalı Urugakina Yasaları ile imparatorluğun karakterize ettiği Hammurabi Kanunları arasındaki farklılıklar, hukukî yapılar ile siyasal düzenler arasındaki koşutluğun Uygarlık Dönemindeki çehresini yansıtmada özgün örnekler olarak incelenebilir.

2. İlk Çağ uygarlıklarında din

Din, en eski insan topluluklarından bugüne kadar, hemen her dönemde insanî gelişmelerde özel bir yere sahiptir. Dinin temel saiklerinden olan inanç ve itikatların oldukça soyut oluşu nedeniyle, yazılı devirlerde bile yeterince vuzuha kavuşturulamamaktadır. Kişi ile Tanrı arasındaki içsel (derunî) diyalogların tek düze bir tanımına varmak ya da dinî duyguları apaçık biçimde tanımlamak, özellikle İlk Çağ toplumlarında dinî-psikolojik verilerin gerekli analizini yapmak pek kolay gözükmemektedir. Ancak, tarihî perspektifle yapılabilen iş, dinin sosyal, kültürel ve ekonomik yapılanmalarda ve ilişkilerdeki rolünün açıklanması noktasında bazı somut verilerden ya da akılcı yaklaşımlardan hareketle yorum yapmaktadır. Ne var ki yapılan yorumlar arasında da çeşitli farklar olduğu görülmektedir.

Yaygın bir kanaatle, İlk Çağda naturizm (doğalcılık-tabiatçılık)  temelinden kaynaklanan politeist (çok tanrılı) bir dinin egemen olduğu üzerinde durulur. Somut göstergelere dayalı bir dinin giderek soyut düşüncelere kaydığı ve tek tanrı inancına doğru bir aşama kaydedildiği iddia edilmektedir. Esasında bu, eski toplumları ilkel ve geri olarak sıfatlayan, evrimci bir anlayış çerçevesinde kalan bilim adamlarının öznel görüşüdür. Diğer taraftan, politeist karakter taşıdığı izlenen toplumlarda dahi tek tanrıcı bir inancın bulunduğuna ilişkin bazı ipuçları, bu anlayışla çelişmektedir. Dolayısıyla, aksine bir yorumla, toplumların temelde tek tanrı inancının esas olduğu bir ortamdan, zamanla politeist nitelikli anlayışlara doğru kaydığı da savunulabilmektedir. Yani, soyut ve aşkın bir tanrının zaman içerisinde kurumsal biçimler içinde mütealası ya da erişilmez tanrının daha erişilebilir somut nesnelerde yansıtılmak istenmesi tevhidî espirinin politeizme kaymasına neden olmuştur denilebilir.

3. Uygarlığın oluşumunda gelişen tarım, hayvancılık ve ticaretin  yeri

Yaklaşık MÖ. 8.000-6.500 yılları arasında, Mezopotamya’nın kuzey ve doğu kesiminde yaşayan bazı insan toplulukları bitkileri ekip-biçerek ve hayvanları evcilleştirerek doğal çevrelerine yeni bir biçim vermeyi başarmışlardır. Başta arpa ve buğday üreten bu insanların evcilleştidikleri hayvanlar ise koyun ve keçidir.

S u l a m a:  Başta Sumerler olmak üzere, nüfusu artan şehirlerin çevrelerindeki arazilerde sulu tarım için kanallar inşa edilmiştir. Önceden sulama yapılan topraklar üzerinde iskân edilen her kentin merkezinde yer alan tapınak, kentin en büyük ve görkemli yapısıdır.  Ne var ki, ırmak vadileri her yandan düşman saldırılarına açıktır. Sulamada ve zanaatte uzmanlaşma yolunda gözalıcı  birikmiş zenginlikler, Sumer kentlerini saldırılmaya değer yerler durumuna getirmiştir.

Gelişen tarım sonucu elde edilen zenginliklere karşı yapılan düşman saldırılarına karşı Sumer kentlerinde rahiplerin önderliklerine karşı rakip olan (ya da bazı rahipler rol ve sattülerini değiştirmek suretiyle) askeri nitelikli bir örgüt gelişmiştir. Bu gelişmenin bir sonucu olarak ortaya çıkan yeni önderler kral konumuna gelecek, böylece monarşik bir düzen kurulması bu bölgede hız kazanacaktır.

T i c a r e t:  Kentlerin ortaya çıkışıyla beraber, üretimin sürdürülebilmesi için gereken hammadde ihtiyacının, gerekirse uzak mesfelerden temini yoluna gidilmiş, böylece ülke ya da bölgeler arası ticaret yapılmasını sağlamıştır. Bu gelişmelerin, kent çevresindeki üretim bollaşması ve çeşitlenmesiyle de yakın alakası vardır.

Mısır’dan Uzak Doğu’ya kadar uzanan alanlarda yapılan ticaret, İlk Çağ kültürleri arasındaki ilişkiyi de yoğunlaştırmış, bu ilişkiler sayesinde herhangi bir kültürel veri diğerleri tarafından da benimsenerek yaygınlaşmıştır.  Bu yaygınlaşma, günümüz ifadesiyle  evrensel olmadır.

4.Bilim, yazı ve sanat

Tarihsel süreç içinde ortaya çıkan her olgu gibi kültür ve uygarlık da ard zamanlı gelişmelerdir. Bu çalışmada görüldü ki, kültür; uygarlık öncesi ve sonrası dönemlerin soyut ve somut cepheleriyle toplumların yaşam biçimi; uygarlık ise ancak bazı temel dinamiklerin oluşumuna bağlı olarak ortaya çıkan, bu temelleri itibariyle kültürden zaman olarak ayrımlanması mümkün bir gelişmeler zinciridir.

Uygarlık, insanlığın tarihinde yeni bir aşamadır. Yaygın ve köklü siyasal kurumların (devlet gibi) ortaya çıktığı, ticaretin uzak alanlar yapıldığı (iletişim / etkileşim), entelektüel çalışmaların netleştiği (yazı, bilim), uzmanlaşmanın önem kazandığı (meslekler) bu aşamanın verileri; Orta Asya, Doğu Asya, Doğu Akdeniz çevresi (Anadolu, Filistin, Mısır, Yunan), Mezopotamya, Hindistan gibi alanlarda görülebilir. Her biri diğerinden farklı ve her birinin kendi içinde farklılaşarak geldiği İlk Çağ düşüncelerinden bahsedilebilir artık. Sanat, felsefe, siyaset, din gibi olguların yazı ve arkeolojik araçlarla günümüze geldiği İlk Çağın tüm bu dokümanlarının analizi, nasıl düşüncelerin oluştuğunu anlamamıza imkân vermektedirler. Bu toplumlardaki egemen düşünceleri temsil noktasında olanlar, eski bilici ve bilgici kişilerin yerini tutan rahipler  (Mısır, Mezopotamya), kamlar (Orta Asya ve çevresi), brahmanlar (Hindistan), filozoflar (Ege ve çevresi), peygamberler  (Ön Asya) ya da Çin de belirgin bir sıfatla anılmayan Lav-Dzı ve Konfiçyüs gibi düşünürlerdir.

Uygarlık Dönemi verileri içinde entelektüel faaliyetler adı altında toplanması mümkün olan üç unsur; yazı, bilim ve sanat, bu dönemin siyasal ve toplumsal yapılarının bütünleşmesi içinde kurumsallaşan yapılar olarak gözükürler.

 

 

ÖNERİLEN BAZI KAYNAKLAR

 

Edgar Morin, Kaybolmuş Paradigma / İnsan Doğası, (Çev. M. A. Kılıçbay); Ankara1985. Avrupa’yı Düşünmek, (Çev. Ş. Tekeli), İstanbul 1995

David Richers, “Şiddet Olgusu”, (Çev. D. Hattatoğlu), Antropolojik Açıdan Şiddet, İstanbul 1989,

 Desmond Morris, İnsanat Bahçesi, (Çev. E. Darıca), İstanbul 1973.

Marvin Harris, İnekler, Domuzlar, Savaşlar ve Cadılar, (Çev. M. F. Gümüş), Ankara 1995.

Mehmet Tevfik Özcan, İlkel Toplumlarda Toplumsal Kontrol, İstanbul 1998

 Pierre Clastres, Devlete Karşı Toplum, (Çev. M. Sert – N. Demirtaş), İstanbul 1991

Cemal Bali Akal, Yasa ve Kılıç, İstanbul 1991

Johan Huzinga, Homo Ludens, Çev. M. A. Kılıçbay, İstanbul 1995

 J. Jacob Bachofen, Söylleyene, Din ve Anaerki, (Çev. N. Şarman), İstanbul 1997

 Edward Evans – Pritehard, İlkellerde Din, (Çev. H. Portakal), Ankara 1998.

James Mellaart, Yakındoğu’nun En Eski Uygarlıkları, (Çev. B. Altıok), İstanbul 1990

Robert J. Braidwood, Tarih Öncesi İnsan, (Çev. B. Altınok), İstanbul 1990.

V. Gordon Childe; Doğunun Prehistoryası, (Çev. Ş. A. Kansu), Ankara 1971; Kendini Yaratan İnsan, (Çev. F. Ofluoğlu), İstanbul 1978; Toplumsal Evrim, (Çev. C. Balcı), İstanbul 1994.

Zafer İlbars, “Kültür Değişmelerine Genel Bir Bakış”, Antropoloji, S. 12, (1980-1985), Ankara 1985

Bronislaw Malinowski, İnsan ve Kültür, (Çev. M. Fatih Gümüş), İstanbul 1990

Norbert Elias, Uygarlaşma Süreci I, (Çev. E. Ateşman), İstanbul 2000

H. Frankfort, Uygarlığın Doğuşu, (Çev. A. Şenol), Ankara 1989.

Murray Bookehin, Özgürlüğün Ekolojisi / Hiyararşinin Ortaya çıkışı ve Çöküşü, (Çev. A. Türker), İstanbul 1994



48 kez okundu

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yapmak için tıklayın
Hava Durumu
Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi1
Bugün Toplam13
Toplam Ziyaret76469