Video ve Resimleri için tıklayınız..



Resim Galerisi için tıklayınız..

ŞEHİR VE GENÇLİK EKSENİNDE ERZİNCANIN GELECEĞİNE FARKLI BİR BAKIŞ. (Hikmet Köksal)
Birlik Vakfı Erzincan Şubesinde bu hafta “Şehir Okumaları” programının konuğu Gazeteci Yazar Hikmet Köksal’dı. Belediye Başkanımız Sayın Bekir Aksun’unda misafir olduğu söyleşide “Şehir ve Gençlik Ekseninde Erzincan’ın Geleceğine Farklı Bir Bakış” konusunu anlatan Köksal sözlerine şöyle devam etti;
Şehirler derinleşen yabancılaşma, sorumluluktan kaçma ve aidiyetini kaybetme gibi bir veba hastalığıyla karşı karşıya. Şehir derken biz sakinlerini anlıyoruz. Canlı bir organizmadan bahsediyoruz. Şehri temsil eden insanlar var biliyoruz. İnsanlar şehirlerine ve birbirlerine yabancılaştıkça öfke artıyor. Bindiği otobüsün koltuğunu jiletleyen, aydınlatma lambasını kıran, nüfus tabelalarına kurşun sıkan öfkeli davranışlarla karşılaşıyoruz. Harvard Üniversitesinde Dr. Thomas Giles “Güçlü sosyal bağlara sahip olan insanlar çok daha sağlıklı yaşarlar. Yaraları bile hızlı iyileşir. Güçlü sosyal bağları olan insanlar çok geç hastalanırlar, bunların yaraları bile hızlı iyileşir” diyor. Güçlü sosyal bağ olması için kolektif bilincin ve şehir kültürünün , şehir tarihinin o şehirde yaşayanlar tarafından fark edilmesi ve paylaşılması gerekir. Bunda da nüfus yoğunluğu bakımından Erzincan’ın dar bir alan olması bize büyük avantaj sağlıyor. Ancak şöyle bir durum ortaya çıkıyor, şehirler herhangi bir imtihanla test edildikleri zaman hemen feryadı figan arşa çıkıyor. Bu şehrin sahibi yok. Çok iğrenç bir söz. Tiksinti verici ve acziyet ifade edici bir söz. Sen hangi şehirdensin? Sen hangi şehrin mensubusun? Sen neden burada yaşıyorsun? Sen sahip ol. Sen sahip çık.
Geçmişle bugünü mukayese etmek ne tarafa gittiğimiz açısından bize ciddi fikirler verebilir. Aşağımı gidiyoruz, yukarımı gidiyoruz, yoksa olduğumuz yerde sayıyor muyuz? Anlayabilmemiz için kıyas yapmak gerekir. Ben farklı örüntüler aldım. Kıyaslamanız için 1960’lı aktif öğrencilik yıllarımızdan iki üç tane resim vereyim. İlerimi gitmişiz, gerimi gelmişiz siz yorumlayın. Bir tanesi 1965 nüfus sayımında Erzincan’ın tamamının nüfusu 258000. Şehir merkez nüfusu 57000. İlçe ve kırsal nüfusunun toplamı 201000 nüfus var. Ben şahsen sayısal çokluğa önem vermem. Nüfus rakamlarıyla ilgili değilim. Ama bazı otoriteler nüfus sayısını önemsiyorlar. Kalkınmışlık parametresi zannediyorlar. Kalabalık olursak şehir kalkınmış olur diyorlar. Hiç alakası yok. Ancak 1965 deki sayısal rakamlar böyle. Bugünkü sayısal rakamlarımız ise 236000 toplam şehir nüfusu. 136000 il merkezi. 100000 de kırsal nüfus. Sayısal olarak bu bir fikir verebilir. İkinci olarak şöyle bir örnek vereyim. Tarih 11 Nisan 1962. Kısa dalga radyo. Bir anons duyuyorsunuz. Burası kısa dalga 41 metre, 7075 kilo saykıl üzerinden deneme yayınları yapan Erzincan Lisesi Öğrenci Radyosu. Spikeriniz Gönül Giritli. Hayırlı günler diliyorum sayın dinleyiciler. Bugünkü teknoloji yani elinde akıllı telefonu olan birisinin bunu kırma, kurma yeteneği olduğu bu zamanda. Ha ha ha neymişki o. Neymiş ki o dediğin zamanda Erzincan’ın dörtte üçü gaz lambası kullanıyordu. Evlerde su yoktu. Mahalle halkı ya mahalle çeşmesinden, ya da sokak başlarındaki tulumbalardan su kullanıyordu. Daha transistörlü radyo çıkmamıştı. Lambalı radyoda her mahallede bir yada iki tane zenginin evinde bulunurdu. İnternet yoktu. Akıllı cep telefonu yoktu. Askerdeki oğlunuzla konuşmak için ptt de 8 saat beklemek zorundaydınız. O günde dikkat dikkat, sayın dinleyiciler, burası kısa dalga 41 metre 7075 kilo saykıl’dan yayın yapan Erzincan Lisesi Öğrenci Radyosu anonsu. Muhteşem bir şey. Muhteşem bir şey. Bir başka örnek. Tarih 14 Nisan 1969. Bütün ulusal gazetelerde şöyle bir haber çıktı. Milli Eğitim Bakanlığı ve Türkiye Radyo Televizyon Kurumu tarafından düzenlenen Türkiye çapındaki liseler arası bilgi yarışmasında İzmir Karşıyaka Lisesini yenen Erzincan Lisesi Türkiye şampiyonu oldu. Tüm şehir ayaklandı. Erzincan yarışma ekibini karşılamak için yollara döküldü. Galatasaray Lisesinden, Saint Joseph lisesinden itirazlar geldi. Bütün zeki çocukları, elektronik beyinleri Erzincanlılar toplamış yarışmaya sokmuş dediler. Halbuki Erzincan Lisesinin o günün şartlarında aynı seviyede, aynı kalitede 5 tane ekibi vardı. 5 tane ekip gönderecek kapasitedeydi Erzincan Lisesi. Ama bizim felsefe öğretmenimiz rahmetli Mahmut Zekeriya Türkmen, namı değer lakabıyla koskos 5 yıl İsviçre’de felsefe ve sosyoloji eğitimi almış bir isim. Burada buz imalathanesi vardı. Erzincan’a hizmet edeceğim diye 40 yıl lisede öğretmenlik yaptı. Erzincan’da 1964 yılında kapanan Erzincan Askeri Lisesindeki bütün albaylar mesleklerinde mütehassıs olarak fizik, kimya, biyoloji derslerine girdiler. Erzincan Lisesi böyle bir jenerasyonla radyo kuruyor, Türkiye’de Liseler arası bilgi yarışmasında şampiyon oluyor. İki hususa bağlarlar bunu. Birincisi zeki çocukları toplayıp gelmiş Erzincan. Sanki Karşıyaka Lisesi geri zekalıları toplayıp gelmiş. Bazıları da şansa bağlar. Bu iş böyledir zaten. Bütün yerde sürünenlerle başarısız adamlar başarının şans işi olduğunu söyler. Başarının zekayla ilgili olmadığını da burada birkaç öğrenci arkadaş var gider arkadaşlarına anlatırlar. Zekayla hiçbir alakası yok. Zekası 70 ıq’nun üzerinde olan her genç eşit şansa sahiptir. Bu işin, hayatta karşılık bulmanın zekayla bir ilgisi yok. Peki hayatta karşılık bulmanın zekayla alakası yoksa neyle alakası var. Rus asıllı Abd’li Alex Sorokin diyorki; “Başarıyı belirleyen doğar doğmaz kendimizi içinde bulduğumuz çevredir, şehirdir.” Ahmet Hamdi Tanpınar 5 şehir kitabında “İş hayatından raks hayatına kadar, çocukluktan yetişkinliğe kadar geldiğiniz, geldiğimiz, geleceğimiz mevcut durumumuzun hepsinin hocası, öğretmeni, terbiye edicisi şehirdir. Bizler doğduğumuz şehrin çocuklarıyız. Hepimizin ortak karakterleri, ortak yönleri, birbirine benzeyen mizaçları var. Çünkü aynı toprağın ürünüyüz.” der. Yine bir yabancı düşünür “İşe adam mı alacaksınız. Simit satanları alın, sokakta simit satmış olsun, inek sağanları, garsonluk yapanları, tezgahlarda poşet dolduranları işe alın diyor.” Hayatın içine girmiş olacak. Prof. Deniz Ülke Arıboğan var. O’da “çocukları mahvettik. Biz zannettik ki onlara fazla matematik, fizik, kimya öğretirsek çok başarılı olacaklar. Biz onlara hayata girmeyi öğretmedik.”diyor. 24000 öğrenci Erzincan’da, 80000 civarında öğrenci Erzurum’da hayatın içine girmiyorlar. Diplomasını aldıktan sonra yapacakları şeyi söyleyeyim. Riyasetin kapısının önünde belediye başkanını iş için bekleyecekler. Her gün yaşadığım hadise. Gidin valiliğin kapısında aynı durum. Gidin özel idarenin kapısında, gidin milletvekillerinin kapısında aynı manzara. Bilgisayarları açıp bakın. Ne arıyorsunuz, iş arıyoruz. Gıda mühendisleriyle ilgili face deki bir paylaşımımdan dolayı bir saatte 6000 kişi beğenmiş. Feryadımızı ilettiniz diye. 40000 tane ziraat mezunu, şu kadar hukuk mezunu. Hepsi boş ve işsiz. Bütün bunların sebebi nedir. Bu çocukları zehirleyen rahatlıktır. Rahatlık bu çocukların cehennemidir. Bu neslin cehennemi rahatlıktır. Burada cehennem kelimesini ıstılah manasında değil lügat manasında düşünelim. Karanlık odasıdır, hapishanesidir, zindanıdır. Allah bu nesle biraz rahatsızlık versin. Dozajında, dayanabilir, takat gösterebilir oranda. Ama rahatlıkları kaçsın. Parmakları biraz kararsın, yüzleri gözleri biraz sürtünsün, biraz yorulsunlar, biraz üzülsünler, biraz terlesinler. Burada trajik bir durum, onlara hakim olan bizlerin, çocukların bu rahatlığından aman evladım aşınmasın, yıpranmasın, üşümesin, hasar görmesin diye çocukların geleceklerini berbat ettik. Yaptığımız şey bu. Rahatlık ihtiyaçsızlığa sebep olur, azgınlığı besler buyuruluyor. Rahatlık, ihtiyaçsızlık insanın azgınlığına sebep olur, azdırır. Doyumsuzluktur. Sürekli ver, vermeden getir, vermeden ver. Hayat böyledir. İnsanlarda böyledir. Şehirlerde böyledir. Ve üstelik şehirler çok kıskançtır. Vermeden almak yok. Önce vereceksin, emek katacaksın. Gençlerimizi hayatın pratiğine katmak acziyetini yaşıyoruz, doyumsuz bir nesil yetiştiriyoruz, ne olacak bu gençlikle bizim işimiz, nasıl olacak bizim geleceğimiz. Bunu düşünmemiz lazım. Bu nasıl bir iştir. Nasıl bir profildir. Ben 1970 Erzurum mezunuyum. -40 derecede cumhuriyet caddesinde İngilizcemizi geliştirelim diye çıkar turist arardık. Şehirde turist yoktu. Cemil burada. Hindıl diye bir hocaları vardı. Hindıl’ın dersi olduğu zaman Cemil beni götür derdim. Adam İngiliz, aksanını alayım diye. Bu nasıl bir iştir, nereye gidiyoruz, yarım asır önceki profil ile bugünkü profil arasında uçurumlar var.
Vermeden almanın olmayacağını çok güzel ifade eden Gurbet Kuşları filmini izlemenizi tavsiye ederim. Son sahnesinde perişan bir vaziyette Baba diyorki “artık bizim bu şehirde duracak ne halimiz kaldı, ne gücümüz kaldı.” Haydarpaşa garına gelip İstanbul’a bakıp şunu söylüyor. “Sırt sırta verip çalışacağımız yerde herkes kendi iktisabat ve hevasına daldı ve kendimizden hiç birşey katmadan şehrin nimetlerinden istifade etmeye kalktık. İşte bunun için şehir bizden intikam aldı.”
Gençlikle şehir arasında bir mutabakat, hafızalarımız arasında bir köprü ve bir barış imzalamalıyız. Şehir nedir. İki tane birbirini kesen ana yol yapsak. Arasına da bir göbek yapsak. Sonra sağlı sollu kamu binaları yapsak. Hastane, postane, sağlık ocağı diğer kamu binaları. Arka kısmına da konutları dizsek. Sonra burayı halka ilan etsek. Ey vatandaş bedava ev vereceğiz gelin. Yeni bir şehir kurduk. İnsanlarda gelseler. Bir sayım yapsak. 100000 kişi çıksa. Soru burası şehir olur mu? Burası şehir midir? Burası şehir olur mu? Cevap burası şehir olmaz. Burası toplama kampı olur. Buranın adı rezerv alanı olur. Niye çünkü hafızası yok, hatırası yok, kültürü yok. İnsanları birbirini tanımıyor, insanların birbiriyle diyaloğu yok, dolayısıyla ruhu yok. Ruh olmayınca şehir olmaz. Çünkü şehirlerde canlı organizmalardır. Şehirlerinde ruhu var. Lügatta şehir Türkçe kent demek. Bende kent deyimini seviyorum. Yarkent, Taşkent, Semizkent, Semerkent Türkçe. Orta asya Türkçesi. Şehir farsça. Arapçası Vilayet. İngilizcesi City. Citizen vatandaş, hemşehri demek. Hemşehri bir şehrin coğrafyasını, caddesini, sokağını, hastanesini, postanesini müşterek olarak paylaşan adamdan ziyade arka planda aynı hafızayı, aynı hatırayı yaşayan insan demektir. Şehirler kolektif bilinç, ortak hafıza ve ruh taşır. Ama genel olarak şehirler nüfus yoğunluğu bakımından yeterli olacak, tarımsal üretimden,sanayi üretimine geçmiş olacak,geleneksel aileden çekirdek aileye geçmiş olacak,yerel değerlerden ulusal değerlere falan geçmiş olacak. Gençlik profili böyle iken biz Erzincan’daki gençliği bu profilden soyutlayıp çok daha geriye yada çok daha ileriye alamayız. Türkiye’deki gençlik profili Erzincan’daki gençlik profilini ifade eder. Şehir profilinde ise Erzincan biraz daha farklı, burada ben Erzincanlı da olarak gayet tabii olarak şehir olarak bu manada ruhsal bakımdan, psikolojik bakımdan, hafıza ve kültür bakımından diğer şehirlerden çok daha ileride olduğunu biliyorum ve gördüm. Biliyorum, gördüm ve yaşadım ve halen içinde yaşıyorum. Erzincan o bakımdan ileriye doğru diğer birçok şehre fark atar. Neden? 1950 sonrası sanayileşme sonucu kırsaldan kent merkezine göç olduğu zaman diğer şehirlerde olmayan bir avantajımız vardı. Bİzim merkez köylerimizin hepsi zaten şehirliydi. Biz Erzincan’da Kızılay mahallesinde evimiz olduğu zaman ben çocuktum. Kışın şehirde yaşar, yazın köye giderdik. Burada dinleyici olan birçok arkadaşın hemen hepsi kışın şehir, yazın köyde yaşamıştır. Dolayısıyla bir zihniyet, hayata bakış , hayat tarzı bakımından Erzincan bir tehdit yaşamadı. Ama Erzincan’ın talihsizliği deprem oldu. 1939 dahil, öncekileri bahsetmeye lüzum yok bizim yaşadığımız 1992 depremi gerçekten Erzincan’ın merkezi dinamosu olacak nitelikteki elit tabakada çok büyük kayıplara yol açtı, çok büyük hasar verdi. Benim kendi envanterime göre 1/3 ü her şeye rağmen Erzincan’ı terk etmedi ve burada hayatına devam etti. Diğer 1/3 ü ise enkazda kaldı, rahmetli oldu. Diğer 1/3 lük dilim ise çeşitli sebeplerden dolayı kendilerine de bir şey diyecek halimiz yok, ancak Erzincan dışında ikamet etmek durumunda kaldı. Böylece Erzincan deprem sonrası ciddi bir sarsıntı yaşadı. Ama bunu çok çabuk karşıladığını, çok çabuk ikame ettiğini söyleyebiliriz. Yani Erzincan bu açığı ve gediği bana göre fevkalade , şehrin hem fiziki kayıplarını kapatırken moral kayıplarını ve insan kaynaklarını çok hızlı kapattığı kanaatindeyim. Ama zayıf halka şudur. Bunu hep söylüyorum ve söylemeye de devam edeceğim. Yerel aktörler arasında fevkalade yabancılaşma ve birbirlerine sırt dönme var. Yerel aktörler paylaşımcı değil. Neyi paylaşamadıklarını da doğrusu ben anlamıyorum, anlayabilmiş değilim. Elimde Erzincan’la ilgili yazılmış 10 tane swot analizi var. Yani Erzincan’ın önündeki fırsatlar nedir, güçlü yanlarıyla zayıf yanları bu analizlerde bellidir. Hepsinde ortak bir madde var. Hepsi şunu söylüyor. Şehrin paydaşları birbirlerine sırt çevirmiş, birbirleriyle konuşmuyor, görüşmüyor, bilgi alış verişi yapmıyor, paylaşımcı değil. Bizde aynı şeyi söylüyoruz. Bu takip edilebilecek bir şey. Biz bunu zorlayabildiğimiz kadar zorluyoruz. Zorlamaya da devam edeceğiz. Üniversitenin yada diğer kurum kuruluşlarımızın, kamu sektörünün, özel sektörün, stk’ların ne kadar hayatın içinde kalabildiklerine ve paydaş olabildiklerine bakalım. Hayatın ne kadar içindeyiz ve ne kadar paydaş olabiliyoruz. Çıtayı nasıl yükseltiriz. Final kısmı budur. Şehrin çıtasını nasıl yükseltiriz. Genç jenerasyonu bir adım daha ileriye nasıl taşıyabiliriz. Şehrin bakışını, şehrin aktörlerinin bakışını bir adım daha ileriye nasıl taşıyabiliriz.
Roseto diye bir yer var. Bir İtalyan kasabası. Roma’ya 100 km mesafede bir kasaba. Sicilya’yı filan biliyorsunuz. Dağ, sarp hiç ne ekecek bir yer var, ne biçecek bir yer. Ne hayvan beslemek mümkün, canlarından bezmişler. Amerika’ya bir aile gönderiyorlar. Sonra bir aile daha. Bir aile daha. Üç aile, beş aile. Derken bütün Roseto Amerika’ya taşınıyor. Amerika’da bir kasaba kuruyorlar. Adını Roseto koyuyorlar. Oluyor iki tane Roseto. Amerika’daki Roseto’ lular çok zenginler. Geliyorlar, geziyorlar, yiyorlar, içiyorlar. Baba vatanlarını ziyaret edip tekrar Amerika’daki Roseto’ ya gidiyorlar. Burada tabi bir araştırma yapmışlar. 65 yaşın altında hasta yok. Sebebi şu. Resmi dil İngilizce. İletişim İtalyanca. Her köşe başında iki tane İtalyan karşılaşınca ayak üstü bir saat meşhur İtalyan muhabbeti. Bütün evler bahçeli. Her evin bahçesinde bir mangal. Akşam ikindiden sonra mangallar yanıyor. Konu komşu toplanıyor. Bir aşk bir şevk, kavga yok, dövüş yok, şiddet yok, hastalık yok, adam kayırma yok, kaçırma yok. İnsanlar yaşlılıktan ölüyor. Roseto böyle bir yer. Erzincan’da böyle bir yer. Mesele insanı ve kaynakları iyi kullanabilmek. Birbirimizi fark ettiğimiz zaman daha ileri gideceğimizden hiç şüphe yok. Tereddüdüm yok. Tereddüdüm olsaydı zaten ben burada olmazdım. Geçen ay Ankara’ya sabah uçağıyla çocuğu gönderiyorum. Baktım Dr. Yalçın Özer’de orada. Hoca ne yapıyorsun dedim, ben kızı gönderiyorum, sen ne yapıyorsun bende çocuğu gönderiyorum Ankara’ya okumaya. Çocuklar nerede dedi. Dedim benim üç çocuğum var. İkisi İstanbul’da, biri Ankara’da. Köroğlu ile Ayvaz buradayız. Senden ne haber dedi ki bizimde öyle. Benimkiler Ankara’da. Bizde de durum Köroğlu ile Ayvaz. Öyle birbirimize baktık. Aynı anda aynı cümleler döküldü dudaklarımızdan. Biz burada ne yapıyoruz. Bizi burada tutan ne. Cevabı biliyorsunuz. Çünkü sizde aynı hissiyatı taşıyorsunuz.
Ya kenti büyüteceğiz, Otursak sizinle bir beyin fırtınası yapsak. Kenti büyütme adına 100 tane proje söylersiniz. Ben kendi alanımda, Tahir hocam kendi alanında , herkes kendi alanında proje üretecek. Benimle Tahir hoca aynı şeyi söyledi. Halla hala bu adam 18 yaşında kitap yazmış bir adam yaa. Halla hala. Bu nasıl bir iştir. Bu çok özel bir adam yaa. Bu adamın dakikasının boş geçmemesi lazım. Burada tevazu yapacak durumumuz yok. Fehmi İpek siparişlerden birini Londra’ya mı gönderdin. Yok Almanya’ya. Abi Almanya’ya. Avrupa da teknolojinin beyni Almanya’ya Erzincan’dan bir arkadaşımız ürün gönderiyor. İhraç ediyor. Bunların konuşulması lazım. Bunların dinlenilmesi lazım. Ya kenti büyüteceğiz, ya kentte büyüyeceğiz. Bu işin başka çaresi yok. Ben şehrime elimden geldiği kadar, Allah’da biliyor, sizlerde şahitsiniz, varını veren utanmaz. Malımı, mülkümü, evladımı, servetimi her şeyimi feda etmişim. Asla da pişman değilim. Durduğum yerden hiç pişmanlık duymuyorum. Çok büyük zevk alıyorum. Bu toplantı benim bugün dördüncü konuşmam. Çok büyük zevk alıyorum. Tad alıyorum. Gençlerle konuşmaktan, paylaşmaktan. Gençler ilişki ağlarını sorgulamalı. Çıtayı yükseltmeli. Şehrin içine girmeli. Gençler gelip belediye başkanımla beraber Belediye Meclisinde ne konuşuluyor görmeli. Öğrenciler gelip Fehmi beyin atölyesinde tulum giymeli. Öbür öğrenciler gelip ihracat rejimi nasıl oluyor diye Ticaret ve Sanayi Odasında konuşmalı. Mustafa Tınaz Titiz vardı hatırlarsınız, ANAP zamanında Özal’ın prenslerinden biri. Bizzat kendisinden dinlemiştim. Dedi ki: “Londra’ya gittik davetli olarak. Bbc’yi ziyarete. Bbc’nin Genel Müdürüyle konuşurken odasında Bbc’nin Genel Müdürü ayağa kalktı dedi ki sayın misafirlerimiz daha önceden vaat edilmiş bir sözümüz var. Bir grup öğrenci ziyarete gelecek. Müsaade ederseniz sizin yanınızda girebilirler mi? Hay hay dedik bizde. İçeriye 7-8 tane 10-12 yaşlarında çocuk girdi. Buyurun oturun dediler. Oturttular, büyükler gibi, hanımefendiler, beyefendiler buyurun oturun dediler, oturdular. Ne istiyorsunuz diye sordular. Biz Bbc’de kendimiz bir program yapmak istiyoruz. Bize bir çocuk programı için saat verebilir misiniz dediler…” Titiz dedi ki “kardeşim yarın ulusal bir menfaat için bir ihtilafı çözmek için masanın bir başında bu çocuklar diğer başında bizim çocuklar oturduğunda bu işin sonu ne olur.”
Gençler mutlaka ilişki ağını sorgulamalı. Bu ilişki bana ne katıyor. Değer mi katıyor, beni zehirliyor mu? Ben onu bunu anlamam. Millet kahvesindeki okuyan oturan öğrenci sayısı, kafelerde oturan gençlerden fazla olmadığı sürece bizim mücadelemiz devam edecek. Bu çok büyük bir iddia değil mi? Bu böyle. Bu işin başka çaresi yok. Yeni bir ülke bulamazsın, başka bir deniz bulamazsın. Bu şehir arkandan gelecektir. Sen yine aynı sokaklarda dolaşacaksın. Aynı mahallede kocayacaksın. Aynı evlerde kır düşecek saçlarına. Dönüp dolaşıp bu şehre geleceksin sonunda. Başka bir şey umma. Ömrünü nasıl tükettiysen burada. Ömrünü nasıl tükettiysen Erzincan’da. Öyle tükettim demekle büyütme hayatını. Kısa ve özet olarak böyle. İştirakiniz için gönülden teşekkür ediyorum. Hiç değilse bir derdimizi paylaşma imkanı bulduk. Birlik Vakfı Yönetim kuruluna teşekkür ediyor saygılar sunuyorum.” diyerek sunumunu tamamladı. Sonrasında karşılıklı soru cevap ve fikir teatisinin yapıldığı program katılımcılar tarafından beğeniyle karşılandı.



36 kez okundu

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yapmak için tıklayın
Hava Durumu
Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi1
Bugün Toplam13
Toplam Ziyaret76469